Gölgeye Övgü



Bugün Tanizaki’nin Gölgeye Övgü’sünü düşünürken fark ettim ki, hayatımda neredeyse hiç karanlık kalmamış. Karanlık derken korkudan ya da cehaletten söz etmiyorum; aksine, dinlenmeye izin veren, acele etmeyen, hemen anlaşılmak zorunda olmayan alanlardan bahsediyorum. Her şeyin aydınlatıldığı bir dünyada yaşıyorum: düşüncelerim, planlarım, hedeflerim, hatta duygularım bile. Netlik, hız ve görünürlük neredeyse ahlaki bir zorunluluk hâline gelmiş durumda.

Tanizaki’nin gölgesi bana şunu düşündürdü: Belki de bu kadar yorgun olmamın sebebi, sürekli ışık altında yaşamamdır. Floresan bir hayat bu; her köşesi aydınlık, ama hiçbir yeri derin değil. Her şey seçik, ama hiçbir şey tam olarak hissedilmiyor. Oysa gölge, eksiklik demek değil. Gölge, zaman demek. Beklemek, alışmak, sindirmek demek.

Modern hayat bana sürekli şunu söylüyor: “Anla. Açıkla. Paylaş. Göster.”
Ama Tanizaki fısıldıyor: “Biraz sakla. Biraz bekle. Her şey hemen görünür olmak zorunda değil.”

Bunu düşünürken kendi not alma biçimimi, çalışma düzenimi, hatta konuşmalarımı sorguladım. Bir fikri hemen yazıya dökmezsem sanki kaybolacakmış gibi davranıyorum. Oysa belki de bazı düşünceler karanlıkta kalmalı. Bir süre. Olgunlaşana kadar. Gölge, düşünceyi bozan değil; onu derinleştiren bir şey olabilir.

Gölgeye tahammül edemeyen bir çağdayız. Belirsizlik rahatsız ediyor, sessizlik huzursuzluk yaratıyor. Ama belki de anlam dediğimiz şey, tam olarak bu rahatsızlıkta filizleniyor. Tanizaki’nin anlattığı eski evler gibi: loş, sessiz, köşeleri net olmayan… Ama içinde yaşadıkça anlam kazanan mekânlar.

Bugün kendime küçük bir karar aldım. Her şeyi aydınlatmayacağım. Her fikri hemen netleştirmeyeceğim. Bazı düşüncelerim yarı karanlıkta kalsın istiyorum. Çünkü fark ettim ki, ışık her şeyi gösteriyor ama her şeyi hissettirmiyor. Gölge ise az şey gösteriyor; ama gösterdiğini içime işliyor.

Belki de güzellik, tam olarak burada başlıyor.