Osmanlı'da Ahlak ve Yaşam

Osmanlılar nasıl insanlardı?

Osmanlılar denince Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan tüm insanlardan bahsedildiğini anlamamız gerekmektedir.

"Osmanlı Atalarımız, tanısınlar tanımasınlar, "Gülümseyiniz, müminin mümine gülümsemesi sadakadır" hadisi ve "Selamı yayınız" tavsiyesi çerçevesinde, karşılaştıkları herkese gülümseyerek selam verirler, tanıdıklarına ayrıca hal-hatır sorarlar, aile efradına (ailenin diğer bireylerine) selam yollarlardı. 

Böylece gönüller birbirine ısınır, geniş anlamlı toplumsal bir mutabakat oluşurdu. Osmanlı gerçek anlamda bir "barış ve kardeşlik toplumu"' idi.  Hasbelkader nefsine yenilip birbiriyle kavga edeni, mahallenin önde gelenleri birkaç gün içinde barıştırırdı. Olmaz da küslük uzarsa, dört gözle bayram beklenir, bayramlar barışın ve kardeşliğin  vesilesi yapılırdı. Bu durum Avrupalı gezginlerden Villamont, takdir hisleriyle kaydeder; 
"Her kimin düşmanı varsa, bayramda ona gidip af dilemek zorundadır. Öteki de el öpmeden ve tokalaşmadan önce affettiğini söylemek mecburiyetindedir. Aksi takdirde bayramların mübarek olması mümkün değildir. Bu esaslara riayet etmeyen kimseler ise, neredeyse fasık telakki edilip dışlanırlar."
Du loir görüp incelediği toplumsal yapıdan o kadar etkilenmiş ki, Osmanlı Türk toplumunun bazı kötülüklerden haberdar olmadığını düşünmekten kendini alamamıştır;
"Türkler herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çekinirler. Dinlerinin bu hususa ait bir hükmü gereğince cuma namazına başlamadan önce düşmanlarını affettiklerini adeta ilan etmek durumundadırlar. Aksi halde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar. Ayrıca her bayramın birinci günü onlar için umumi bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında el sıkışırlar. Küçükler büyüklerin ellerini öptükten sonra başına koyup 'Bayramın mübarek olsun!' der."

Böyleydi; çünkü kişisel ve toplumsal ilişkilere henüz "Menfaat" hükmetmiyordu. "Kardeşlik" en belirleyici öğe idi. Bu yüzden insanlar arasında kıyasıya bir rekabet oluşmaz, en azından rekabet, kırıcı ve incitici boyutlara ulaşmazdı. Osmanlı edebi ve nezaketi dünyaca meşhurdur. İslam'la yoğurulan yürekler bugünkü halimizle mukayese edilmeyecek kadar duyarlıydı. 

Kadınlara karşı dinamiklerini imandan alan derin bir hürmet beslenirdi. Erkek ve kadın arasında mutlak surette bir mesafe vardı. Bunun belirleyicisi "Zinaya yaklaşmayın." mealindeki ayetti. Sokakta karşılaşılan kadına asla dik dik bakılmaz, derhal başlar öne inerdi. Kadının sokakta rahatça yürümesi için, erkekler kendilerini hafif alargaya çekerler, kadına yol verirlerdi. (Sonra nasıl olduysa bu durum tersine döndü: Köylerde kadınlar erkeklere yol vermek için kenara çekilip çömelmeye başladılar.) [Hemen hemen her gün televizyonlarda kadına şiddet olaylarını gördüğümüz şu günlerde, tarihimize ki harikulade anlayışa imrenerek bakmamak elde değil.]

Her kadın toplumsal edebin bir gereği olarak anne, teyze, hala ve bacı olarak görülürdü. Onları rahatsız edecek en küçük davranışta bile bulunulmaz, bulunanı toplum müthiş yadırgar, büyükler derhal müdahale ederlerdi.

Lady Craven erkeklerin kadınlara karşı saygısını "aşırı" bile bulduğunu itiraf ettikten sonra, Osmanlı Devleti'nin kadınlara karşı tavrını hayretler içinde şöyle dile getiriyor:
"Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Mesela bir erkek ağır bir suçtan dolayı idam edilip tüm mal varlığına el konsa bile karısına ve çocuklarına gayet iyi muamele edilir. Kadınların mücevherlerine dokunulmaz. Çocuklar devletin himayesine alınırdı." (Zamanın Avrupa'sında idam edilen erkeğin tüm mal varlığı ile birlikte yakınlarının da takılarına el konulurdu.)
Yabancı gezgin ve gözlemcilerin, Osmanlı insanının nezaket, nezafet, temizlik, görgü, incelik ve insan ilişkilerine dair tespitlerini aktarmaya devam ediyoruz...

Meşhur Fransız gezgin Brayer şunları söylüyor:
"Türk halkının üstü-başı çok temizdir. Hal ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükunet ve nezaket vardır! Konuştukları dil hoş ve ahenklidir... Sohbet edenlerin ifadeleri veciz, telaffuzları tertemizdir. Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zerafet  ve sadelik hakimdir."
[Günümüz ile kıyaslayalım insan evinden işine gidene kadar veya hava almak için dışarı çıktığında çevresinde olup biten her şeyi duyuyor herkes tüm özelini başkalarına duyurmak istiyor veyahut diğer insanlara saygı duymaksızın konuşuyorlar.]
 Brayer hayranlıkla devam ediyor:
"Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, birkaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sözünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftira gibi kötülükler ve edebe aykırı laubalilikler yoktur."
Sözü Avrupa'da eşine rastlanmayan bir konuya getiriyor:
"Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riayet, hayal edilmeyecek bir nezaket içindedir. Diyebilirim ki Osmanlıların ahlaki hususiyetleri, insanı adeta teshir eder, büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlikleri ve ihtişamı, misafir kabul ettiklerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selamlığa girip çıkarken riayet ettikleri teşrifat kurallarının zerafeti karşısında hayran olmamak elde değildir."
"Osmanlılar, faziletli, adaletli, iffetli, izzetli, cesur, vakur, hoşgörü sahibi, dost, mütevazi(alçakgönüllü) ve mütebessim (gülümseyen) insanlardı..."

Tanınmış yazar Edmondo De Amicis ise Osmanlı halkını şöyle anlatıyor:
"Tetkik ve tespitlerime göre, İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi bir yabancı için hiçbir hakaret ve zarar uğrama tehlikesi yoktur. Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek kabildir! Bu ziyaretlerde bir yabancı, kiliselerimizi dolaşan bir Türk'ten daha çok hürmet ve riayet görebileceğinden emin olabilir.
Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla meraklı bir bakışla bile hiçbir zaman tesadüf edilmez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. [Bu demek değil ki insanlar eğlenmiyorlar, gülmüyorlar. tabi ki bu toplumun da bir eğlence anlayışı mevcuttu. Buna ilişkin ...... yazımız ile inceleyebilirsiniz.] Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapı, pencere ve dükkanlardan hiçbir kadın sesi aksetmez."
Çevreyi kirletmek bir Avrupalı alışkanlığıydı. Osmanlı insanı, "Kul hakkı" saydığı için yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi... Hatta "Ağaç zikreder" düşüncesiyle, ağaçları yeşertmeye çalışırlardı. Mesela kurak günlerde ücretle adam tutup sokaktaki ulu çınarları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaparlardı. Osmanlı insanı asla yere tükürmezdi. Bazı batılı gözlemciler sırf yere tükürmedikleri için atalarımızı eleştirmişti:
"Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları dökülür."(Comte de Marsigli)
Osmanlı insanının üstün bir ahlak anlayışı vardı. Türkiye Seyahatnamesi ile meşhur Du Loir 1650'derde şunları yazıyor: "Hiç şüphesiz ki ahlak bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir."

Bugünümüz için de bunları söylemek mümkün mü? Geçmişle geleceği buluşturabilirsek yeniden "Osmanlı İnsanı" karakterli insan yetiştirebileceğimiz düşüncesindeyim." Yavuz Bahadıroğlu

Bu ahlaki anlayışa sahip bir hayata sahip olabilir miyiz?

Pek yakın bir gelecekte mümkün görünmüyor ancak neden bir şekilde başlamayalım. Öncelikle kendimiz, çocuğumuz en yakınlarımız ile başlayabiliriz. Bunun bir su damlası gibi etki doğuracağını ve zamanla toplumun her kademesine etki edeceği düşüncesindeyim.

'Nefsimizi bir kenara koyup bugünden hayatımızı değiştirmeye başlasak olmaz mı?'

Lugat;
1-Fasık; Allah'ın emirlerini tanımayan, sapkın, günah işleyen. 2. Kötülük eden, fesatçı
2-Alarga; Kenar, köşe
3-Nezafet;Temizlik, paklık
4-Veciz; Kısa ve etkili
5-Koğuculuk; (Kovuculuk) Dedikoduculuk